Bağımsız sinema üzerine John Cassavetes ne diyor?

Bağımsız sinema üzerine John Cassavetes ne diyor?

Bağımsız sinema kavramı geleneksel film üretimi dışında kalan ve bağımsız bir şekilde finanse edilip çekilen filmlerle birlikte ortaya çıksa da günümüzde hem belli filmleri kategorize ederken kullanılan bir araç hem de bir pazarlama yöntemi halini almıştır. Bunun en bariz örneği çeşitli fonlar ve festivaller tarafından desteklenen filmlerin bağımsız olarak adlandırılıp filmlerin orijinalliği ve farklılığının altının çizilmesidir.

Fakat bağımsız sinema sadece filmlerin içeriğiyle ilgili değil, üretim yöntemleri ve finansmanını kapsayan bütüncül bir yaklaşımdır. ‘Neye göre ve kime göre bağımsız?’ gibi bütüncül bir sorgulama yapıldığında aslında günümüzde bağımsız sinema çatısı altında sunulan bir çok filmin devlet desteklerine ve uluslararası fonlara bağımlı olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Fonların ve desteklerin para dağıtırken çeşitli trendlere ve pozitif ayrımcılığa yönelmesi, festivallerin ise ödül dağıtırken benzer bir yöntem izlemesiyle bu bağımlılığın filmlerin içeriklerini de derinden etkilediği, senarist ve yönetmenlerin bu doğrultada belirli konulara ve tarzlara yöneldiği yadsınamaz bir gerçektir.

Kısacası günümüzde altı boşaltılmış bir bağımsız sinema kavramıyla karşı karşıyayız. Şüphesiz bağımsız sinema işe her yeni başlayan senarist ve yönetmen adayı için önemli bir mecra. Bu yüzden sinema tarihinde bu kavramın altını dolduran örneklere bakmanın faydalı olacağını düşünüyoruz.

John Cassavetes

Amerikalı aktör ve yönetmen John Cassavetes (1929-1989) 60’lı ve 70’lı yıllarda Amerika’da film üretiminin tek yöntemi olan stüdyo sisteminin dışına çıkmayı başarmış, tamamen kendi imkanları ve arkadaş çevresiyle finanse ettiği, doğaçlamanın ve muhteşem oyuncu performanslarının hakim olduğu Gölgeler (Shadows, 1959), Yüzler (Faces, 1968), Etki Altında Bir Kadın (A Woman Under the Influence, 1974) ve Açılış Gecesi (Opening Night, 1977) gibi filmlere imza atmıştır.

Cassavetes, Amerika’da belli başlı yapım şirketleriyle anlaşma yapmanın dışında imkansız gibi görünen film üretimine yeni bir bakış açışı kazandırmış ve sadece Amerika´da değil, dünya sinemasında büyük bir etki uyandırmıştır.

Ülkemizde 90´lı yılların sonlarında Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenler benzer yöntemlerle ilk filmlerini çekmiş ve başarılı bağımsız sinema örnekleri vermişlerdir. Günümüzde neredeyse her yeni işe başlayan senarist ve yönetmen imkanlar dahilinde belli bir dönem bağımsız işler yapmaktadır. Peki bağımsız çalışmak belli bir yere gelene kadar geçmemiz gereken bir süreç mi, yoksa bütün üretim hayatımız boyunca korumamız gereken bir yaklaşım mı?

Şimdi gelin bu soruya cevap arayalım ve John Cassavetes’in bağımsız sinema hakkındaki görüşlerine göz atalım.

Sanatı korumak

“Filmler ölmedi. Sanatçıların özendirilmesi gerekiyor. Ve eğer biri size, ‘Ah, bilmiyorum, bu film para kazanmayacak’ veya ‘Bu oyun asla başaramayacak’ derse onlara saldırmak zorundasınız. Onlara saldırmalısınız! Çünkü sanatınızı korumazsanız, gelecek sene ölü bir işe girecek ve acı çekeceksiniz! Desteklemek istediğiniz kişileri bulun. Nerede oldukları ve hangi sanat tarzı olduğu önemli değil, müzik ya da başka bir şey olabilir. Onları destekleyin çünkü daha sonra sizin desteğiniz onlar olacaklar.”

Sinema arzu işidir

“Gölgeler (Shadows) filminin iyi olup olmaması benim için önemli değildi; bu film insanlara yakınlaştığınız ve boktan olmayan fikirleri duyabileceğiniz bir yaşam tarzı haline geldi. Ticari dağıtım yapmak gibi bir niyetimiz yoktu. Bu tamamen bir deneydi ve asıl amacımız sadece öğrenmekti. Oyunculara ve teknisyenlere para ödenmedi. Bizi devam ettiren şey coşku oldu. Yapmak istediğimiz bir şeyi yapmak için çalışıyorduk. Yaratıcı çalışmak, para kazanmaktan daha önemlidir. Filme katılan tüm insanlar kesinlikle temel bir şeyi keşfetmemiş olsalardı bu filmi asla bitiremezdik: bir sanatçı olmanın arzudan başka bir şey olmadığı.”

Etiketler

“Filmlerinizin hiçbir yerde gösterilme şansı yoksa, yeterli paranız yoksa, onları bodrum katında gösterirsiniz; o zaman onlara yeraltı filmleri denir. Onlara ne dediğiniz önemli değil. Film çekerken bir akımın bir parçası değilsinizdir. Sadece bir film yapmak istiyorsunuz ve bu film, kişisel bir film ve bunu da arkadaşlarınızın yardımı ile yapıyorsunuz.”

Bireysel ifade

“Gerçek şu ki, film yapımcılığı, şüphesiz başka bir sektörde olduğu gibi kar ve zarara dayanıyor olsa da, bireysel bir ifade olmadan hayatta kalamaz. Yalnızca halkın imajını memnun etmek için filmler yapılamaz. Öte yandan, izleyici kitlesel olarak, Hollywood formülleri ve içeriklerininin ötesine geçen filmleri kınayabilir. Yeni bir fikir ya da yabancı bir duygu yalnızca bir iki filmde sunuluyorsa kitle izleyici farklı bir bakış açısını kabul etmeyecektir, tıpkı hayattaki yeni fikirleri hemen kabul etmeyeceği gibi. Ancak, yeni düşünceler işin sonunda değişime yol açacaktır.

Hollywood’da yapımcı, sanatçının kazandığı yeni bir düşünceyi, büyük miktarlarda parayla, aynı zamanda geçmişe ait gişe zaferleri ve değerli deneyimlerine referans veren egosuyla korkutuyor. Bu nedenle ortalama bir sanatçı, uzlaşmaya zorlanıyor. Ve uzlaşmanın bedeli temel inançlarına ihanet etmek oluyor. Ve böylece sanatçı filmden atılıyor ve yerine işadamı geliyor. Ancak, başka hiçbir etkinlikte bir insan kendini sanatta olduğu gibi ifade edemez. Sanatçı toplumda yeri doldurulamaz bir şahsiyettir: kendi aklını konuşabilen, açığa çıkarabilen ve eğitebilen, teşvik edebilen veya yatıştırabilen ve her anlamda diğer insanlarla iletişim kurabilen bir insandır.”

Stüdyo sistemi

“Büyük bir stüdyoda düşük bütçeli bir film diye bir şey yoktur. Düşük bütçeli bir film çekeceğini söylemek, zengin bir mahallede parasız bir adam olmak gibi bir şey. Paramount gibi büyük bir stüdyoda düşük bütçeli bir film kesinlikle hiçbir şey ifade etmiyor. Film her zaman kar açısından değerlendirilir. Düşük bütçeli bir film için yüksek hırslarınız olduğunu söyleyince size tam bir aptalmışsınız gibi bakıyorlar. Gerçekten benim hatamdı, yaratıcı insanlar ile değil, para kazanmak isteyenlerle bir odada olduğunuzu bilme meselesiydi. Bu şartlar altında kişisel bir film yapamazsınız.

Stüdyo sisteminde çalışırken bir filmi yönettiğimde kimse senaryoya müdahale etmiyor. Kendi kameramanlarım var, müzisyenlerim var ama hala buraya ait değilim. Buradaki herkes gülümsüyor ve devam et diyor. Ama anlamıyorlar ve filmimde söylediklerimi umursamıyorlar. Paramount beni burada tutuyor çünkü para kazanacağımı düşünüyorlar, değerli bir film yaratacağımı sandıkları için değil. Bu sadece onlar için başka bir film. Filmlerin işlevi duygularımızı ve fikirlerimizi aydınlatmak ve netleştirmektir. İçinde bulunduğumu düşündüğüm işle ilgisi olmadığı açıkça belli olan şeyler için çok zor ve çok uzun süredir düşünüyorum. Çok para ya da başarı elde etmem umrumda değil. Buradayım çünkü yapmak istediğim şeyi yapmamı sağlayacak paraları var. Benimle çalışan birinin sadece kazanç elde etmek için bir şey yapmadığına, aksine güçlü, derin ve özverili olduğunu düşündüğüne inanmak istiyorum. Tek umursadığım, inandığım bir film yapmak. Odadaki herkes benimle birlikte, fakat insanlar duygular yerine rakamlarla ilgileniyorlar. Sadece parayı önemsiyorlar. Odada benimle birlikte olan sanatçı yok, sadece bankacılar var. Yapayalnızım.”

Otosansür

“Kendini sansürlemeyi durdurmak için her gün savaşmalısın. Sanatçıların başına gelen birilerinin önlerini kesmeleri değildir, aksine sanatçı kendi kendinin önünü keser. Ticari bir film üzerinde çalışıyorsanız ortada bir uzlaşma vardır ve bu uzlaşma gerçekten ne yaptığınız, kullandığınız teknikler ve hatta içerik değil, düşüncelerinizde güven eksikliği hissetmenize neden olacak bir uzlaşmadır. İnsanı orada mutsuz yapan şey, bu en içteki düşünceleri ekrana koymamanızdır. ‘Pekala, çok para kazanacağım ve sonra geri dönüp bunu daha sonra yapacağım’ diyorlar ve meselenin gerçeği, elbette asla yapamayacakları. Bu en içteki düşünceler sizin bir parçanız haline gelir ve bir kere onları kaybederseniz, o zaman başka bir şeyiniz kalmaz. Kimsenin bunu bilerek yaptığını sanmıyorum, sadece bir çok insan bu şeyleri kaybettiğinin farkında değil.”

Cesaret

“Hiçbir şey ile başlıyorsunuz. Bu beni her zaman büyüledi. Hiçbir şey yok. Etrafınızdaki sadece birkaç kişiyle başlıyorsunuz. İçiyor, konuşuyor, gülüyor, mutlu veya mutsuz oluyor ve ‘Tamam, hadi yapalım’ diye düşünüyorsunuz. Keşfettiğiniz şey: sahip olduğunuz herhangi bir fikrin – eğer görece özgün bir fikirse – birdenbire cesurlaşıyor olması. Ne olursa olsun şunu söylüyoruz: ‘İşte buradayız, yapabileceğimizin en iyisi bu.’ Karıma, istediğimiz gibi başka bir film yapacağımızı söyledim. Bunu söylediğimde ne kadar mutlu olduğunu hatırlıyorum. Gena, Maurice McEndree, Al Ruban ve zamanlarını bağışlayan tüm oyuncular dışında kimse bana inanmadı. Hiçbir stüdyo bizi desteklemedi ve aslında bu tür bir desteğe sahip olmakla gerçekten ilgilenmedim. Benim yöntemimle yapmak istedim. Yazmaya ve çekmeye karar verdiğimde eve geldim ve Gena’ya, ‘Gelecek birkaç yıl boyunca tüm lüksler olmadan yaşamak ister misin, böylece bu filme sahip olduğumuz her şeyi koyabilelim?’ dedim. Verdiği cevap şuydu: ‘Evet – saçlarımı yaptırmak dışında. Bu konuda ısrar ediyorum!’”

İnsanlar önemlidir

“Küçük filmler çekmeyi seviyorum. Bir kişisel filmdeki birebir ilişkiyi seviyorum. Sette etrafta çok fazla insan olursa, her şey ruhsal olarak bozulur. Hollywood’da temelde yanlış olan şey, gerçekten takım çalışmasına sahip olamayacağınızdır. Bir işveren-çalışan ilişkisi kurduğunuzda, insanları bölersiniz. Dürüstçe söyleyebilirim ki, bir filmin kendi sorununa değil, emek veren herkesin insani sorunlarına tam ilgisi olmazsa asla tamamlanamaz. Film önemsizdir, ancak insanlar çok önemlidir.”

Profesyonelleri amatörlerle karıştırmak

“Amatör, neyin nasıl yapılması gerektiği konusunda önceden düşünülmüş bir fikre sahip değildir; profesyonel: okula gider, teknikleri öğrenir, neyin işe yarayacağını bilir – seçimleri genellikle daha iyidir. Amatörün bir seçimi yoktur: sezgileriyle çalışır. Bu yüzden filmlerimdeki profesyonelleri amatörlerle karıştırmayı seviyorum: profesyoneller amatörlere yardım ederken, amatörler profesyonellere ilham verebilir.”

Seyirciler

“Seyircilerle birlikte bir film izleyebilirsiniz ve film insanların yarısının hoşuna gider ve diğerleri dışarı çıkar. Bazı değişiklikler yaparsınız ve ikinci gösterimde seyircinin %15´i salonu terk eder. Bir sonrakinde sadece %10´u kalkıp ayrılır. Sonunda tüm ayarlamaları yaparsınız ve seyircilerden hiçbiri dışarı çıkmaz. Herkes filmi sever. Fakat siz birdenbire kendinizi filmden nefret ederken bulursunuz. Bir kadın gelip bana Yüzler (Faces) filmini sevdiğini söyledi. Ona ‘Bu filmi nasıl sevebilirsin? Bir filmi sevemezsin!’ dedim. İnsanların ‘Bu iyi bir film’ demesini istemiyorum. Bundan nefret ediyorum. Çünkü bir şeyden gerçekten zevk alıyorsanız, bu kişisel bir şeydir. En iyi iltifat sessizliktir. Eğlenceden nefret ediyorum. Ben bir şovmen değilim.

Seyircinin ne istediğini bilmeye veya bulmaya çalışmak fikri bana çok uzak. ‘Bu kalemin, bu rengin, bu fırçanın bu şekilde kullanılmaya ihtiyacı var çünkü seyirci bu şekilde seviyor’ diyerek bir ressamı ikna edemezsin. Ressam sevdiği resmi yapar. Aynı şekilde insanların filmlerinizi sevmesi o kadar önemli değil, yalnızca sevdiğiniz bir şeyi yapmanız önemlidir. Bir yönetmenin kendisine ve oyuncularına güvenmesi gerekir. Kendi hislerinize güvenmek zorundasınız.”

Çalışma arkadaşları

“Ben her zaman ‘Bu filmden hoşlanmadım’ diyebilen, dürüst, çalışkan ve disiplinli bir grup insanla çalışıyorum. Ve bu beni hayatta tutuyor. Benimle aynı fikirde olmasalar da yanlarında rahat hissedebiliyorum ve sadece işin tadını çıkarıyorum. Benim filmlerim kişisel şeyler hakkında; dağılan evlilikler, karşılıklı ihanetle dönüşen aşklar, iki insanın birlikte yaşadıkları halde iletişim kurmalarındaki zorluklar… Bunlar beni ve aynı zamanda başkalarını ilgilendiren sorunlardır. Bazı zamanlar insanlar bunu kabul etmeyi acı verici buluyorlar ya da fikirlerimin yanlış olduğunu ya da sadece başkalarıyla iletişim kurmaktaki zorluklarla ilgilenmediklerini düşünüyorlar.

Fakat ben bunlarla çok ilgileniyorum. Oyuncularım ile bu meseleleri araştırmaya ve günlük yaşamlarıyla ilişkilendirmeye çalışıyorum. Hayatlarıyla sorun yaşamayan insanlara işime ilgi duymalarını söyleyemem. Bu filmleri çekebildiğim ve kendilerini ifade etmekten korkmayan insanlarla çalıştığım sürece filmlerimin beğenilip beğenilmemesi umrumda değil. Bir filmi gömmek ve asla kimsenin görmesine izin vermemek istiyorsak, bunu yapabiliriz. Başka bir deyişle bu film bizim. Bir festivalde oynarsa, tamam. Bir festivalde oynamazsa, sorun değil. İnsanlar onu seviyorsa, tamam. Sevmezlerse, yine tamam.”

Bağımsız sinema ve para

“Dışarı çıkıp ne istersem onu ​​yapamam. Büyük bir saçmalık sürecinden geçmek zorundayım, insanlarla konuşmak ve onlara yapacağımız işin para kazanmak için olduğunu kanıtlamak zorundayım. Niyetimin para kazanmak olduğunu onlara kanıtlayabilirsem, istediğim filmi yapmama izin verecekler. Ancak para kazanmakla ilgilenmediğim için bunu onlara söylemek gittikçe zorlaşıyor. İnsanları kandırıyorsun ve onlara yalan söylüyorsun.

Seyirciler o kadar iş odaklı bir hale geldi ki, bir filmin finansal performansını filmin kendisinden daha çok önemsiyorlar. Bana, ‘Para kazanacağını sanmıyorum, ama filmi çok beğendim’ diyenler var. İnsanlar, kimsenin hoşlanmadığı bir filmin hoşlarına gitmeyeceğine inanmaya hazır. Bu ülke onaylar üzerine kuruludur. Televizyon izlersiniz, gazeteleri okursunuz, filme gidersiniz, birinin ilk sorduğu şey: ‘Orada kaç kişi vardı, kalabalık mıydı?’. Bu filmlerdeki başarının doğasıdır. Filmlerim ve diğer profesyonel filmler arasındaki fark, benimkinin mutlaka para kazanmayacak bir şeyi ifade etmekle ilgili olmasıdır. İnsanlar filmlerde türü severler. Bir komedi, destan ya da gerilim filmi… Ben de farklı değilim. Bazen bir filme gitmek istediğimde, ‘Bu gece bir Bergman filmi görmek istemiyorum, bir gangster filmi izleyeceğim’ derim. Belki kafa karıştırmayan, her şeyin cevabını veren ve her şeyi çok eğlenceli kılan ticari filmler yapabilirdim. Ama ben filmler yapmaya başladım ve bunların hiçbiri olmadı.”

Yapılabilirlik

“Kendinize, büyük yapım şirketleriyle rekabet etmediğinizi söylemelisiniz. Onlar başka şey yapıyorlar sen başka bir şey yapıyorsun. Onların filmleri iyi olabilir; ama benimle bir ilgisi yok. Bizim kendi dünyamız var, buna inanıyoruz ve tüm dünyanın bizimle gelmesini istemiyoruz, ama tüm dünyanın da bize karşı olmasını istemiyoruz. Sadece yaptığımız şeyi yapma olanağını istiyoruz. Genç sinemacıların en azından bir seçenekleri olduğunu bilmeleri önemlidir. Bağımsız bir film başarısız olduğunda, elbette, üzüldüklerini anlayabiliyorum, çünkü insanüstü bir iş yapıyorlar ve toplum onlara yanlış olduklarını söylüyor. Onlara şunu söylemek çok acı, ‘Devam et, ölene kadar, bu yoldan devam et. Kimsenin sevmediği, herkesin eğlendiği aptal bir adam olana kadar.’

Ben de başkaları gibi acı çekiyorum. Yaptığım şeyin beni mutlu ettiğini biliyorum ama zor. Parayı ve zamanı bulmak çok zor. İnsanların zengin olduğunuzu düşünmeleri zor, oysa değilim. Sürekli olarak herkese borçlu olmak zor. Ailem için zor. Seçtiğim yolun ihtiyatlı bir seçim olduğunu sanmıyorum. Fakat insanlar yapabilecekleri şeyleri yapabilir. Eğer stüdyolardan çok para alıp kokteyl partilerinde eğlensem, bu rotayı takip etmek daha akıllıca bir seçim olurdu. Ama bunu yapabilme kapasitem yok. Film çekmem pahalı ve kişisel bir delilik. Peter gibi bir arkadaş ve Gena gibi bir karım olmasa, bu benim için imkansız olurdu.”

Ray Carner’in John Cassavetes’in röportajlarından derlediği ‘Cassavetes on Cassavetes’ kitabından alıntılanmıştır.

John Cassavetes filmografisine hangi filmle başlamalıyız?

Cassavetes’in Etki Altında Bir Kadın (A Woman Under the Influence, 1974) filmi Gena Rowlands ve Peter Falk´un muhteşem oyunculuk performanslarıyla belki de sinema tarihinde oyunculuk adına seyrebileceğiniz en iyi bir kaç filminden biridir. Cassavetes’in çok fazla yönlendirme yapmadan ve sadece gerekli ortamı oluşturarak oyunculara kendilerini keşfetme imkanı veren yöntemi şüphesiz bu başarının en büyük sırlarından biridir. Akıl hastalığıyla mücadele eden bir kadının ve her şeye rağmen eşine aşık bir adamın kendilerini bu durumdan kurtarmak için verdiği mücadelenin duygusal yıkımını anlatan film, benzersiz bir bağımsız sinema örneğidir.

Bu bölümü bitirirken Cassavetes’in 1977 yılında çektiği Açılış Gecesi (Opening Night, 1977) filmi hakkında verdiği röportajı buraya bırakıyoruz:

Ustalık yazı dizisinin son bölümü İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi (1940-2016) hakkında olacak.

Bir sonraki yazı: Sinemada seyirci üzerine Abbas Kiyarüstemi ne diyor?

Bir önceki yazı: Sinemada auteur teorisi üzerine Godard ve Truffaut ne diyor?

Yazının video özeti