Sinemada auteur teorisi üzerine Godard ve Truffaut ne diyor?

Sinemada auteur teorisi üzerine Godard ve Truffaut ne diyor?

Kabaca bir yönetmenin kendine ait benzersiz bir kişisel tarza ve anlatıya sahip olması anlamına gelen sinemada auteur teorisi, günümüz sinemasında neredeyse herkesin sorgulamadan kabul ettiği bir ön koşul halini almıştır.

Auteur sinemasının örnekleri daha önceki tarihlerde görülse de bu yaklaşım 60’lı yıllarda Fransız Yeni Dalgası’nın etkisiyle şekillenmiştir. Fransa’da Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer, Agnes Varda, Alain Resnais ve Jacques Rivette gibi yönetmenler filmlerine hem kendi kişiliklerini yansıtmış hem de kendilerine ait sinema dilleri, anlatıları ve üretim tarzları ortaya koymuşlardır. Bu bakış açısının etkileri günümüzde – ister bağımsız ister ticari olsun – bir çok senarist ve yönetmende görülmektedir.

Daha önceki yazılarımızda senaryo yazmanın ve film yapmanın kişiselliğinden ve her sinemacının kendi sesini bulmasının öneminden bahsetmiştik. Bu yazıda Fransız Yeni Dalgası´nın öncü yönetmenleri Godard ve Truffaut’un düşüncelerini paylaşarak hem bu görüşü pekiştireceğiz hem de bir senaryo yazarken kendimize ait kişisel bir gündem belirlemenin öneminin altını çizeceğiz.

Jean-Luc Godard

Bağımsız duruşu, biçimsel tarzı ve deneysel yaklaşımı sayesinde kural yıkan ve son yarım asırdır kendinden sonraki sinemacılar üzerine büyük etki bırakan Godard, Serseri Aşıklar (À bout de souffle, 1960), Hayatını Yaşamak (Vivre Sa Vie, 1962) ve Nefret (Le Mepris, 1963) gibi sinema tarihine damga vurmuş filmlere imza atmış ve sinemada auteur teorisinin canlı bir örneği halini almıştır.

Şimdi Godard’ın temsilcilerinden biri olduğu Fransız Yeni Dalgası ve film yapımı hakkındaki görüşlerine göz atalım.

Yeni Dalga

“Yeni Dalga, aslında, kurgu ile gerçeklik arasındaki yeni bir ilişki ve artık var olmayan bir sinemanın nostaljik pişmanlığı olarak tanımlanabilir. Yeni Dalga’nın hayali (hiç bir zaman gerçekleşmeyecek olsa da) Spartacus’u Hollywood’da düşük bir bütçeyle yapmaktır. Çünkü küçük, ucuz filmler yapmak zorunda kalmam beni rahatsız etmiyor. Herkes Yeni Dalga’nın sadece büyük bütçelere karşı küçük bütçeli filmler yapmaya dayandığını düşündü, ama öyle değil: Yeni Dalga her türden kötü olan filmlere karşı iyi filmler yapmaya dayanıyor.”

Kişisel hayat ve sinema

“Bana göre, insan olmak, iki şey arasında olmaktır. Önemli olan harekettir, bir yere çakılıp kalmak değildir. Bir film yönetmeni olarak, hareket etmekten ziyade yaşıyormuşum duygusu hissediyorum. Benim hayatımla filmlerimin arasında hiç fark olmamasının sebebi budur sanırım. Film yaptığım zaman, film yapmadığım zamankinden daha çok var oluyorum. O yüzden birisi bana şöyle söyleyebiliyordu: “Senin hiç kişisel hayatın yok; ben seninle ilişki kuramıyorum. Seviştiğimiz bir sırada birden, ‘Şu an kafamda ne harika bir çekim var!’ diyorsun. Renklerden başka bir şey konuşmayan ressamlar gibisin.” Sanırım, yaptığım şey, üzerine konuşabileceğim tek şeydir — yaratmak. Aşk arayışı içinde olduğumu düşünüyorum, fakat iş aracılığıyla. Bilet kuyruğundayken bile bekleyip durmak korkunç bir şeydir benim açımdan. Çalışmaya bayılıyorum, aşk için çalışmak isterdim. İnsanlar aşkla işi ayırmaya çalışıyorlar, oysa ben bunun mümkün olduğunu sanmıyorum.”

“Ben kendim de bir film olduğumdan, kendi hayatımla derin bir ilişki içerisindeyim, dolayısıyla onu diğer insanlarla paylaşabiliyorum. Korkunç şeyler, çok güzel şeyler, çok düzgün şeyler göstermek istiyorum, böylelikle insanlar beni tanıyacaklardır. Görüntü benim cesaretimi artırıyor. Kendim olabilmek için kendimi dışarıya yansıtmak istiyorum. Ve bunun başarılması için bir sinema endüstrisi var. Yetenek sahibi olmayı gerektiren ressamlığa benzemez bu iş. Sadece film yapma cesaretine sahip olacaksınız ve onu doğru zamanda kaydedeceksiniz; bu da başka bir yetenektir. Ben kendimin bir parçasıyım ve onu gösterebiliyorum; insanlar benim içime bakabiliyorlar. Filmler, insanların içine bakmayı sağlayan yegâne şeylerdir. İnsanların filmlere düşkünlük göstermesinin ve filmlerin hiçbir zaman ölmeyecek olmasının sebebi budur.”

Düşük bütçe

“Ben sadece film yapmak istiyorum. Eğer, bir parça kendi evladım, kardeşlerim gibi olan genç yönetmenleri ya da ben bu işe başlamadan önce annem babam konumunda olabilecek yönetmenleri etkileyebildiysem, benim gözümde anlamı olan tek etki, o insanlara film yapmanın gerçekleştirilmesi mümkün bir şey olduğunu göstermekti. Ancak çok büyük miktarda paranız olursa bir film yapabilirsiniz şeklindeki düşünce doğru değildir. Çok paranız varsa yapacağınız film farklı türden bir film olur. Paranız yoksa da film yapabilirsiniz.”

Oyuncular

“Film yapmak gece bir rüya görüp, sonra da stüdyoya giderek o rüyayı gerçekleştirmek değildir. Film çok farklı bir şeydir. Ben hem kurmacaya hem belgesele inanıyorum. Bir oyuncunuzun olması, rol yapacak birine sahip olmak değildir. Onun gerçek hayatı da filme aittir ve onu kullanmanız gerekir. O kişiye sadakatsizlik değildir bu. Daha ziyade, onu kölelikten kurtarmaya benzer.”

“Oyunculara ihtiyacım var, fakat ben onları oyuncu olarak adlandırmak istemiyorum — insanlar demek yeterli. Onların oyuncu olup olmadıklarına bakmıyorum. Kendi gerçeklikleri olmayan bir durumda kurgulanmış bir durumda bulunmalarını istiyorum sadece, fakat onların bu kurguda aynen gerçek hayatta olacakları şekilde yer almalarını istiyorum. Benim yarattığım bir durumda rahat bir şekilde bulunmalarını istiyorum. Bu durum onlar açısından yapay olsa bile, aslında gerçek insanlar olduklarından, o kişiler gene gerçek olacaklar. Benim filmimde yaşanan bir şey gerçek hayatta başlarına gelirse, ona karşı doğal olarak tepki göstereceklerdir. İşte benim onlardan filmlerimde yapmasını istediğim şey bu.”

Öz motivasyon

“Ben şeyleri ilk defa olarak görmeyi seviyorum. Aynen sıradan insanların ilk defa gerçekleşen bir şey olduğu için bir dünya rekorunun kırılmasını görmek istemeleri gibi. İkinci seferde ilgileri çok azalır. Filmler görünmeyeni görünür hale getirmek için yapılır. Sonrasında onu bırakıp tekrar devam edebilirsiniz. Aynen bilmedikleri bir ülkeye giden turistler gibi. Fakat bana göre, şeylerin iş ve tatiller şeklinde ayrılmaması, aksine biraraya getirilip daha çok birleştirilmesi gerekir. Sanırım filmlerde mümkün bu — çünkü bir film çalışmasında topu topu on beş yirmi kişisiniz, bazen daha da az. Oysa ben daha sonra az sayıda insanla bile, yeryüzünde cennetin mümkün olmadığını gördüm. Onu isteyen tek kişi benim. Bir sürü fedakarlıklar yapmaya hazırım. O fedakarlıkları yaptım da. Leonard Cohen’in şöyle bir şarkısı var: “Bunca yolu güzelliğe sahip olmak için kat ettim/Çok şey bıraktım arkamda:/Sabrım ve ailem/Şaheserimin altına imzamı atmadım daha.” Bu benim kendim için söylediğim şeydir. Ve ben bir kez daha onun bütünüyle yeni olduğu duygusuna sahibim.”

Godard’ın kendi notlarından ve David Sterritt’in derlediği röportajlardan alıntılanmıştır.

François Truffaut

Fransız Yeni Dalgası’nın öncülerinden biri olan François Truffaut, kendi deneyimlerine dayanan ve çoğunlukla kadın erkek ilişkilerini işleyen otobiyografik filmlerle tanınmıştır. Kendi çocukluğundan yola çıkarak çektiği, 400 Darbe (Les quatre cents coups, 1959) filmi sinema tarihinin en önemli filmleri arasında sayılmaktadır. Truffaut sinemayı yönetmenin kişisel duygu ve düşüncelerini dışavurduğu bir alan olarak görmüştür ve yazdığı bir makalede, sinemada auteur teorisini bir yönetmenin filmlerinde sadece teknik ve sanatsal açıdan değil, bireysel kimliğiyle de var olması olarak tanımlamıştır.

Truffaut bu bakış açısı hakkında neler söylemiş inceleyelim.

Sinemada auteur kavramı ve kişisel sinema

“Bana öyle görünüyor ki, yarının filmi, bireysel ve otobiyografik bir romandan ziyade daha kişisel olacak, bir itiraf ya da bir günlük gibi. Genç yönetmenler kendilerini birinci tekil kişi olarak ifade edecek, başlarından geçenleri anlatacaklar. İlk aşkları ya da son aşklarının hikayesi, siyasal uyanışlarının hikayesi olabilir bu; bir gezinin, bir hastalığın, askerlik hizmetlerinin, evliliklerinin, son tatillerinin hikayesi… ve eğlenceli olacak, çünkü hakiki ve yeni olacak… Yarının filmi kamera memurlarınca yönetilmeyecek, film çekmenin kendi paylarına harika ve heyecan verici bir macera olduğu sanatçılarca yönetilecek. Yarının filmi onu yapan kişiye benzeyecek, izleyici sayısı da yönetmenin sahip olduğu arkadaş sayısıyla oranlı olacak. Yarının filmi bir aşk işi olacak.”

Godard üzerine

“Godard her şeyde olduğu gibi, bu konuda da eşsiz. Filmleri giderek daha fazla şahsi itirafları andırıyor. Son dönemde izleyicisi biraz azaldıysa, bunun sebebi filmlerinin aslında hitap etmeleri tasarlanan kesimlerden çok daha geniş kesimlerin parasını kazanmış olmasıdır. Godard’ın başına gelen filmlerinin gerçek izleyicilerini, onun yaptığı işleri sevenleri bulmasıdır. Godard gerçekten bağımlılar için film çeken ilk yönetmendir. İzleyici hakkında bildiğim iki-üç berbat şeyi alt etmenin yolunu bulmuştur: kibar kayıtsızlık, belirsiz ilgi ve eğlenen burun bükme. Sistemi yıkmış, sinemayı alt üst etmiştir, tıpkı Picasso’nun resimde yaptığı gibi ve tıpkı Picasso gibi her şeyi mümkün hale getirmiştir. Son olarak, az olan değerlidir gibi mistik bir görüşten de kendini uzaklaştırmıştır. Godard’dan önce çok fazla film yapan insanlar ticari korsanlardı. O yılda üç film yapmaya başladığından beri, başka birçok kişi hız konusundaki fikirlerinde ona ayak uydurmaya başlamıştır. Önemli filmlerin sayısı artmaktadır; artık büyük yönetmenin yeni bir film çıkarmasını beklediğimiz o uzun aralar yok.”

Karakter yaratımı

“Bir filmi örgütlemek biraz iskambil kartlarını karmaya benzer, izleyicinin şu karakterden fazla bu karaktere yakınlık duymasını önlemek gerekir. Film çekme işi bir denge işidir, ölçekleri tartarsınız ki kimse dezavantajlı durumda kalmasın. Bu Audiard-Gabin tarzının tam tersidir; Gabin her zaman son söze, bir sahne boyunca ağzını açmayacak olsa bile kahramanın jestine imkan tanımıştır. Ama izleyicinin bir karakter konusunda bir fikre vardığını hissettiğimde, yakınlık hislerini tersine çevirmeye çalışırım.”

“Bir senaryoyu tamamladığımda her zaman çok anlaşılır olduğunu düşünürüm: açık, düzgün, iyice cilalanmış olduğunu. Yoldan çıkmış bir şey varsa, ancak çekimler sırasında kendini belli eder. Birden artık insanların tümüyle inanacağı bir şey yapmak istemediğimi fark ettim. Nihayetinde Renoir 40 filmden sonra bile kendini tam anlamıyla iğrenç bir karakter yaratma noktasına getirememiştir: Toni’deki Dalban’ın bile bir çekiciliği vardı. Film çekerken kendinizi, ‘insanları kandırmak istemiyorum, yaptığım tek şeyin film çekmek olduğunu anlamalarını istiyorum’ derken buluyorsunuz.”

Ronald Bergan’ın derlediği röportajlardan alıntılanmıştır.

Godard ve Truffaut filmografisine hangi filmlerle başlamalıyız?

Hayatını Yaşamak (Vivre Sa Vie, 1962) ve 400 Darbe (Les quatre cents coups, 1959) filmleri bu iki yönetmeni keşfetmek için iyi birer seçim olacaktır.

Hayatını Yaşamak (Vivre Sa Vie, 1962) filminde Godard, oyuncu olmak isteyen fakat kendini fahişelik yaparken bulan bir kadının hayatına odaklanırken, filmi 12 bölüme ayırmış ve her bölümde yaşanacak ana olayların bilgisini ara başlıklar halinde seyircilere önceden bildirmiştir. Godard bunu yaparak seyircinin karakterle özdeşleşmesini değil, ona yabancılaşmasını sağlamaya çalışmıştır. Tiyatro’da Bertolt Brecht’in ortaya koyduğu bu tarzı sinemaya uyarlayan Godard, seyircide duygusal bir deneyim uyandırmak yerine tam tersine soğukkanlı yargıların ortaya çıkmasını sağlayan bir anlatı ortaya koymuştur.

400 Darbe (Les quatre cents coups, 1959) filminde ise Truffaut ergenliği nostaljik ve toplumsal bir açıdan ele almak yerine tamamen kendi deneyimlerine dayanan, varoluşsal ve kişisel bir hikaye sunmayı başarmıştır. Traffaut temsili bir ergen karakter yaratmaktan ziyade, daha sonraki filmlerinde de aynı isimle karşımıza çıkacak olan Antoine Doinel karakteriyle benzersiz bir insan portresi ortaya koymuştur.

Sinemada auteur teorisi üzerine söyleyeceklerimiz bu kadar.

Ustalık Sınıfı yazı dizimizin bir sonraki bölümü Amerikalı aktör ve yönetmen John Cassavetes (1929-1989) hakkında olacak.

Bir sonraki yazı: Bağımsız sinema üzerine John Cassavetes ne diyor?

Bir önceki yazı: Sinemada hikaye üzerine Michelangelo Antonioni ne diyor?

Yazının video özeti