Sinemada seyirci üzerine Abbas Kiyarüstemi ne diyor?

Sinemada seyirci üzerine Abbas Kiyarüstemi ne diyor?

Senaryo yazımı konusunda seyirci kavramı en fazla kafa kurcalayan meselelerden biridir. Seyircilerin isteklerini ve beklentilerini hesaba katarak mı, yoksa insanların zevklerinin onayına ihtiyaç duymadan mı yazmak gerekir? Seyirci dediğimiz insanlar kim? Zihnimizde oluşturduğumuz ideal insanlar topluluğu mu, yoksa her gün sokakta karşımıza çıkan sıradan insanlar mı?

Seyirci hakkında görüşünüz ne olursa olsun, seyirciye yaklaşımınız yazma ve yaratma tarzınızda belirleyici bir rol üstlenecektir. Hem bu konudaki yaklaşımınızı netleştirmek hem de yeni bakış açıları keşfetmek için sinemada seyirci üzerine kafa yormuş usta isimlerden biri olan Abbas Kiyarüstemi’ye başvurmanın faydalı olacağını düşünüyoruz.

Abbas Kiyarüstemi

İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi (1940-2016), modern film yapımını sorgulayan, doğaçlama ve doğallığın hakim olduğu ve insanların günlük yaşamlarının gözlemlerinden yararlanarak karmaşık meseleleri basit bir dille anlatmayı başardığı; Arkadaşımın Evi Nerede? (Where Is the Friend’s House?, 1987), Yakın Plan (Close-Up, 1990), Zeytin Ağaçları Altında (Through the Olive Trees, 1994), Kirazın Tadı (Tastes of Cherry, 1997) ve Rüzgar Bizi Sürükleyecek (The Wind Will Carry Us, 1999) gibi sinema tarihine şimdiden damgasını vurmuş filmlere imza atmıştır.

Kiyarüstemi seyirciyi sadece hitap edilen insanlar olarak değil, yaratım sürecinin önemli bir öğesi olarak görür. Kiyarüstemi filmlerinde yarattığı muğlaklık ile anlatıcı / seyirci kavramlarını dönüştürmüş, hem seyircinin anlatıcı rolü üstlenmesine olanak sağlamış hem de kendi filmlerinin seyircisi olmayı başarmıştır.

Şimdi gelin konuyu Kiyarüstemi’nin kendi ağzından dinleyelim.

Seyirciyi güçlendirmek

“İnsanların, cevapları herkes için aynı olan bulmacaları çözer gibi izlemelerini istemiyorum filmleri. Filmin kimliği, izleyicisi tarafından oluşturulur bu da izleyici sayısı kadar anlam olduğunu ifade eder. Bir filmin, sağlam bir yapısı ve net bir sonucu olmamalıdır. Seyircinin aşabileceği çukurlar ve çatlaklar olmalıdır. Sonu gelmeyen bir oyundur bu. Bir şey mutlak surette söylendiğinde manevra yapacak alan kalmaz. İşe muğlaklık katın ki seyirci sınırsızlığı hissetsin. Detayları saklayın ki izleyici güçlensin. Bir insan, filmlerimden birini izlediğinde yeni bir şeyler oluşur. Film ne denli açık uçlu olursa yorumları da o denli ilham dolu olur.”

Seyircinin rolü

“Yeni bir sinemayı düşünmenin tek yolu seyircinin rolünü daha fazla hesaba katmaktır. Seyircinin müdahil olması ve boşlukları, eksikleri doldurması için tamamlanmamış ve bitirilmemiş bir sinema tasavvur etmek gerekir. Sağlam ve kusursuz yapıda bir film yapmak yerine, seyirciyi kaçırmak gerekmediğinin de tümüyle farkında olarak, bu yapı zayıflatılmalıdır. Çözüm belki de sadece seyirciyi etkin ve inşa edici bir varlık taşımaya kışkırtmaktır. Herkesin anlaşmış olduğu bir birlikten ziyade insanlar arasında ayrılığı, farklılığı ya​ratmaya çalışan bir sanata daha çok inanıyorum. Bu şekilde, bir düşünce ve tepki çeşitliliği meydana gelir. Her biri kendi filmini yapar, benim filmime katılır, onu savunur ya da ona karşı çıkar. Seyirciler kendi bakış açılarını savunabilmek amacıyla bir şeyler eklerler ve bu eylem filmin apaçıklığının bir parçası olur. Böylelikle filmin boş bırakılan, zayıf yerleri en güçlü yerlerine dönüşür. Bu zayıflıklarla otoritelere karşı savaşmak gerekir.”

Kendi hikayeni oluşturmak

“İzleyicinin hayal gücünü kullanmasını gerektirmeyen ve günümüzde yaygın olan bir sinema türü var. Neticede, birilerinin duygularını harekete geçirmek zor değil. Kötü filmler, sizi koltuklarınıza çiviliyor. Sizi rehin alıyor. Her şey ekranda ve hepsi de yoruma kapalı, nasıl hissetmeniz gerektiğini size yönetmen söylüyor. Işıkların yanmasından sonra birkaç dakika içinde ise her şeyi unutuyorsunuz ve kendinizi aldatılmış hissediyorsunuz.

Ben daha farklı bir sinema türünü tercih ediyorum. Karanlık bir salonda hayli savunmasız bir şekilde oturan seyirci, mantığından yoksun bırakılmayıp bu duygusal şantaja maruz kalmadığında olaylara daha bilinçli bir gözle bakar. İyi bir film sizi kendi rotanızda tutar. İçinizdekileri uyandırıp bitmesinden çok sonra bile sizi hırpalayarak kışkırtır. Film benim tarafımdan, kafamda tamamlanmalıdır, bazen filmin bitmesinden çok sonra. İzlerken uyuyakalabilirim ancak haftalar sonra uyanırım, içim içime sığmaz, hayal gücüm durdurulamaz bir şekildedir ve kendime ‘Buna tekrar bakmalıyım.’ diyebilirim. İnsanların, filmlerimde uyuyakalmalarına aldırış etmem, yeter ki sonrasında o filmle ilgili hayal kursunlar. ‘Elimden bırakamıyorum!’ cümlesini herhangi bir kitabı okuyan bir kişinin deneyimlerini paylaşırken duyabilirsiniz. Neden iyi bir eserdir bu kitap? İyi bir sanat eseri ilham verir, dolayısıyla bir nevi müdahale gerektirir. Tek seferde deneyimlemek fazla teşvik edicidir.

Bazı filmler, filmi kapatıp içecek bir şeyler almak için mutfağa gitmeme ya da camın önünde durup düşüncelere dalmama neden oluyor. Düşünecek o kadar çok şey vardır ki filmde kendimi oradan uzaklaştırıp ara vermem gerekir. Bir zamanlar, film izlerken, özellikle etkileyici ya da dokunaklı bir sahnenin ya da hatta gözlerimin önünde bir an görünüp kaybolan tek bir sarsıcı görüntünün ardından genellikle filmi izlemeyi bırakırdım. Zihnimde hâlihazırda kendi sonumu hazırlamış olurdum ve benim hikâyeye biçtiğim sonun gerçek sondan daha ilginç olacağından korkardım. Bazı durumlarda, o noktaya gelen filmler benim için yeterli olurdu. Daha fazlasını izlememe gerek kalmazdı. Birkaç dakikalığına da olsa uzaklaşmaya ihtiyacım olurdu.”

Muğlaklık

“Şimdiye kadar sinemanın tek bir kesin tanımını bulabilmiş değilim. Sinemanın görevinin hikaye anlatmak olduğu söylenecek olursa, bana öyle geliyor ki roman çok daha iyi yapıyor bunu. Radyo oyunları, televizyon dizileri de. Beklentimi yükselten ve yedinci sanat olarak tanımlanan başka bir sinemayı düşünüyorum. Bu sinemada, müzik, hikaye, düş ve şiir var. Fakat tüm bunları içermekle birlikte sinemanın yine de minör bir sanat olarak kaldığını düşünüyorum.

Örneğin bir şiirin okunmasının niçin hayal gücümüzü uyardığını ve bizi o şiiri tamamlamaya davet ettiğini soruyorum kendime. Şiirler kuşkusuz tamamlanmamış olmalarına karşın bir birliğe ulaşmak amacıyla yaratılır. Ona hayal gücüm karıştığı zaman bu şiir benim şiirim haline gelir. Şiir asla bir hikaye anlatmaz, şiir bir dizi imge sunar. Eğer hafızamda bu imgelerin bir temsiline sahipsem, eğer onların kodlarını taşıyorsam, o şiirin gizemine erişebilirim. Aynı nedenden ötürü, on yıl önce hiçbir şey anlamadığım bir şiire bugün bağlanıp kalabilirim. Çocukluğumda babamın okuduğu ve babamız olduğu için katlanmak zorunda olduğumuz Mevlana Rumi’ye ait şiirleri düşünüyorum. Onları on yıl önce yeniden okumuştum, bugün yeniden okuyorum ve onlarda daha önce benden kaçmış bir başka anlam buluyorum. Bir kişinin bir şiir hakkında ‘anlamıyorum’ dediğini nadiren görmüşümdür.

Ama sinemada, bir ilişki, bir bağ kurulamadığı anda filmin anlaşılmadığı çok sık söylenir. Anlaşılmazlık şiirin özüne aittir. Onu bu haliyle kabul ederiz. Müzik için de durum böyledir. Sinema ise farklıdır. Bir şiire duygularla yaklaşılır, sinemaya ise düşünceyle, akılla. Telefonda bir arkadaşla konuşulurken güzel bir şiirin anlatılabileceği düşünülmez, buna karşın güzel bir filmin anlatılabileceği düşünülür. Bana kalırsa, sinemayı majör bir sanat olarak değerlendirmemiz gerekiyorsa, ona anlaşılmama imkanını vermemiz gerekir. Yaşamın farklı anlamda, bir film bizde farklı izlenimler bırakabilir. Oysa ki sinema git gide görülmesi, anlaşılması ve yargılanması gereken bir eğlence nesnesi, aracı haline gelmiştir. Eğer onu gerçekten bir sanat olarak değerlendirmek istiyorsak, onun muğlaklığı, gizemi vazgeçilmezdir.”

Tüketen seyirci karşısında kendini ifade eden seyirci

“Şiiri anlamadığı için kim şairde kusur bulabilir? Şiiri ‘anlamak’ nedir ki zaten? Müziği anlıyor muyuz? Soyut bir resmi anlıyor muyuz? Hepimiz farklı şekillerde kavrıyoruz olanları, anlamanın bulanıklaştığı eşiklerimiz var ve tam da bu noktada tereddütler baş gösteriyor. Şiiri, derhâl ve tamamen anlamak beklenmemelidir. Bu gibi şeylerin üzerinde çalışılması gerekir.

Sinemada, pek çok film her şeyi izleyicinin önüne sunar. Seyirciler, sürekli olarak açık ve net bir mesaj alma beklentisine yönlendirilir. Düşünmeden tüketirler, bu yüzden de açık uçlu filmlere, benim tarzını olan sinemaya karşı kendilerini koşullandırırlar. Sorgulamaya açık pek çok insan, bir film için bilet aldıktan sonra merak duygularını yitirir. Alışkanlık gereği, kendilerine sunulanı sorgulamadan kabul ederler ve bazı şeyleri kendi kendilerine keşfetme konusunda ilgisizlerdir. Filme şöyle bir bakıp her şeyi eksiksiz olarak anlamak isterler. Eğer tek bir an bile anlaşılmaz olursa bütün bir film esrarengiz addedilir. Yarısını izlediğim filmlerin muğlaklığını seviyorum. Belirsizlikleri seviyorum. Seyircinin normalden daha fazla çaba göstermesini, gelip geçici karmaşanın tadını çıkarmasını, böylece kendilerini ifade edebilmelerini isteyen bir yönetmenim; bu yüzden de izleyicilerimin bir kısmını kaybediyorum.”

Anlamak karşısında şiirsel deneyim

“Şiirsel sinemadan bahsederken, şiirin niteliklerini barındıran, şiirsel dilin engin imkanlarını kapsayan sinema türünü getiriyorum aklıma. Prizmanın kabiliyetlerine sahip. Karmaşası olan. Kalıcı bir nitelikte. Bizleri, mesajı çözmeye ve parçaları nasıl istersek o şekilde yerleştirmeye davet eden tamamlanmamış bir yapboz misali. Şiirsel özü olan bir filmin belli bir muğlaklığı vardır ve bu seyircinin hayal dünyasında düşler kurmasına izin verir. Alternatif yorumlar ortaya çıkar. Şiir, öznel duygularımızla fikirlerimizi sayfadaki duygu ve fikirlerle birleştirerek anlamını keşfetmemizi ister bizden, bu da şiirden ne anladığımızın tamamen kendimizle alakalı olduğunu gösterir.

Eğer bilinçaltı olmasaydı sanat olarak nitelendirdiğimiz şeylerin çoğu başarısız olurdu. Tek bir yerde, kafalarımızın içinde olan şiirin satır aralarında neler oluyor? Sinema neden aynı kalamıyor? Anlayamama gerçeği şiirin doğasında varsa sinemada neden yok? Neden bir film tıpkı bir şiir, soyut bir resim ya da bir müzik parçası gibi deneyimlenemez? Anlaşılamama ihtimali olumlu bir özellik olarak kabul edilmediği sürece sinema asla ana sanat dallarından biri olarak görülmeyecektir.”

Geleneksel yapımlar

“Filmlerim, kendilerini adamış seyircilerin, ticari sinema dünyasına yabancılaşmış insanlardır. Filmlerin çoğu seyirciyi tatmin etmez, bu da demek oluyor ki diğer türlerin bu seyircileri kendi taraflarına çekme fırsatı mevcut demektir. Geleneksel Hollywood yapımları, sinemanın en donanımlı olduğu yönden başka bir tarafa doğru kaymaya başlamış durumda. Amerikan filminin dünya çapında başarılı olmasının ardında yatan bilinen gizem, filmlerin çoğunun insanları kasten korkutmak, eğlendirmek, izleyiciyi gözyaşlarına veya kahkahalara boğmak amacıyla çekilmesidir. Sebep ve sonuca kenetlenmiş olan bu filmler, bütün inceliklerden ve belirsizliklerden yoksundur. Bu tür sinemacılığın genellikle yapmadığı şey, izleyicinin düşünmesini istemektir.

Bir film yönetmeninin sürekli konuşması ve izleyicilerin de bunu dinlemesi doğru değildir. İzleyiciler için cevaplarım yok. Kendilerine göre tepki verip ifade etmeleri kendilerine kalmış. Biz yönetmenler, kamera ve kurgu işinden sorumlu olsak da bu diğer herkesin daha az yaratıcı ya da hatta filmin ne anlama geldiğine karar verme konusunda daha az kontrolü olduğu manasına gelmez. Yönetmen, perdeyi kaldırdığında, seyircilerin her biri zenginleştirilmiş hayal güçleriyle kendi dünyalarını yaratır. Bu tür detayları nadiren işitsem de bir yönetmen olarak yaratıcılığa güveniyorum.

Her şeyden önce bir film hatırlatıcı bir not olmalıdır. Tüm izleyiciler filmi kendi korkuları ve tutkulanyla bağdaştırabilmelidir. Bu tür müdahalelere izin vermeyen, yirmi veya daha az sözcükle tasvir edilebilen filmler benim izlemek istediğim filmler değil. Bir film ne kadar sıkı sıkıya giriş, gelişme ve sonuca bağlı kalırsa ben de o kadar karşı koyuyorum. Seyircinin merakla bekletildiği, filmin ilk beş dakikasında kahramanın kim olduğunu, güdülerinin ne olduğunu, gayesinin zorluk derecesini, önüne çıkacak engelleri, ona kimin yardım edeceğini anladığı ve kahramanın galip geleceğinden emin olduğu Şehrazad zamanı sona ermeli.”

Filmin Apakçıklığı ve Abbas Kiyarüstemi İle Sinema Dersleri kitaplarından alıntılanmıştır.

Abbas Kiyarüstemi filmografisine hangi filmle başlamalıyız?

Kiyarüstemi’nin seyirci hakkındaki görüşlerini deneyimlemek istiyorsanız, işe Palme d’Or ödüllü Kirazın Tadı (Tastes of Cherry, 1997) filmi ile başlayabilirsiniz. Kiyarüstemi bu filmde intihar planı yapan ve bu işi başarmak için kendine yardım arayan bir adamın bir gününe odaklanır. Kiyarüstemi adamın kim olduğu ve neden intihar etmek istediği gibi ayrıntıları muğlak bırakarak her bir seyircinin boşlukları tamamlayıp kendine özel bir hikaye yaratmasına olanak sağlar.

Bu yazıyla birlikte Ustalık Sınıfı yazı dizimizin sonuna geldik.

Bir sonraki yazı dizimizde senaryo yazarken faydalı olabilecek film listeleri sunacağız.

Bir sonraki yazı: İç ses konusunda vizyonunuzu genişletecek 3 film önerisi

Bir önceki yazı: Bağımsız sinema üzerine John Cassavetes ne diyor?

Yazının video özeti